iLahi-Aşk MekaNı


 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Millet-i Âliye

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
SABRİ KÖNTEK
Gelişmiş Üye
Gelişmiş Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 492
Yaş : 51
Yaşadığın yer : İST:EYÜPSULTAN
ilahiaşkla nasıl tanıştınız? : HERŞEY BİR VESİLEDİR MEVLAM İSTERSE OLUR.....
Kayıt tarihi : 01/06/08

MesajKonu: Millet-i Âliye   Çarş. Ekim 28, 2009 10:02 am

Cumhuriyetimizin Meclisi olarak kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisinin tanımlanmasında milletin büyüklüğüne ve yüceliğine vurgu yapılmıştır. Hatırlanacağı üzere Osmanlı İmparatorluğu resmi kayıtlarda Devlet-i Âliye yani Yüce Devlet olarak vasıflandırılmıştır. Bu sayede İmparatorluğun tanımlanmasında devletin otoriter vasfından çok adalet ve azameti ön plana çıkarılmıştır. Cumhuriyetle birlikte ise devlete atfedilen yücelik vasfı millete hamledilmiştir. Bu durum yeni dönemde milletin, devletin sevk ve idaresinde yegâne tayin edici rolü üstlenmesini öngörmektedir.

Milleti merkeze almak, temelde insanı merkeze almaktır. Tarih boyunca pek çok hadisede, devletlerin selameti bahane edilerek ve “hikmet-i hükümet”e sığınılarak insanlar gadre uğratılabilmiştir. Oysa insanların haksızlığa uğratıldığı durumlarda devletin de meşruiyeti tartışılır hale gelir. Nitekim Şeyh Edebalı Osmanlı Devleti’nin kuruluş aşamasında Osman Gazi’ye yaptığı nasihatte şu ifadelere yer verir: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!” İnsan sistemin işleyişi için feda edilebilecek bir aygıt değildir. Nitekim ecdadımız “Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başına bir millettir.” demek suretiyle milletin her bir ferdini, himmeti ölçüsünde onun bekasının güvencesi olarak görmüştür.

Cumhuriyetin ilanıyla birlikte millet kavramına yapılan vurguyu haklı çıkaran etkenlerden biri de şudur: Bilindiği üzere Antep, Urfa, Maraş vilayetlerimiz, bölgelerinde giriştikleri istiklal mücadelesinin birer nişanesi olarak gazi, şanlı ve kahraman olarak anılmışlardır. Bu vilayetlere hususi birer unvan verilmesinin nedeni, bunların düşman işgalinden kurtulmuş olmalarıdır. Örneğin Urfa’nın kurtuluşu 11 Nisan 1920’dir. Yani 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi açılmış, Urfa ahalisi ise Meclis açılmadan düşmanı Türk topraklarından uzaklaştırmıştır. Buradan anlıyoruz ki Türk milleti zor zamanlarda teşkilatlanabilme ve inisiyatifi eline alma niteliklerini bünyesinde barındırır. Nihayetinde 1923’de ilan edilen Cumhuriyet de Türk milletinin vatansız kalmamak üzere topyekûn giriştiği iradi bir faaliyetin sonucudur. Milletimizin bu niteliğine dayanarak millî varlığımızın bilincine varabilir, mili menfaatlerimizi ve millî hedeflerimizi yükseklere taşıma imkânına kavuşabiliriz.

Millet kavramı, sosyo-kültürel ve dinî bağları ifade eder. İnsanların fikir, inanç ve dünya görüşlerinin tarihi kökenlerini anlatan zengin bir içeriğe sahiptir. Milletleri ayakta tutan, yücelten ve ebedileştiren başlıca unsurlar şunlardır:

Birincisi millet, sınırları belirgin bir coğrafyanın üzerine oturur. Sınırlar milletin ortaya çıktığı coğrafyayı tayin ve tespit eder. Sınırlar çizilir ve içinde kalan insanlar milleti oluşturur yaklaşımı, gerçeği yansıtmaz. Millete mensubiyet özünde iradi bir seçimle olur. Milletlerin mevcudiyet ve bekasında vatanın sınırları birincil öncelik taşır ve vatan sahibi olmak her şeydir. Zira Türkiye’mizde de hayatiyetini sürdüren milletin manası öncelikle vatan sınırlarıyla açıklığa kavuşur. Nitekim 1923’te Cumhuriyetin ilanıyla Türkiye’nin Türk milletinin vatanı olmaktan çıkmasına mani olunmuştur. Burada milletlerin diğer milletlerle aralarındaki sınırların nasıl çizildiği ve milletleri diğer milletlerden ayıran temel çizgilerin neler olduğu hususları da ayrıca önem arz eder.

İkincisi milletin dünya tarihinde tuttuğu yerdir. Millet kabile, boy, aşiret gibi iptidai birliktelikleri aşan üst bir birliktelik zemini üzerine kurulur. Bu birliktelik kan bağını değil, inanç ve mefkûre bağını esas alır. Milletin teşekkülünde yapay bir kurgu değil, doğal bir bütünlük ve tarihi bir zorunluluk vardır. Milletin fertleri arasında zaman içinde soy ve aşiret bağlarını aşan, karakter türdeşliğine sahip bir insan tipi ortaya çıkar. Bu toplum mühendisliğiyle sağlanabilecek bir nitelik değildir. Dolayısıyla hakiki milletleşmede taklit de yoktur. Milletin zaman içinde abideleşmesi ve ebedileşmeye meyletmesi bu özgün yapının korunmasıyla mümkün olur.

Millet, birleştiren ve bütünleyen bir kavramdır. Yapısal olarak da özgün bir temele dayanır ve milli devletler meşruiyetini bu temelden alır.

Mehmet Akif İstiklal Marşımızda “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” derken tarihi rolünün bilincinde olan ve bu bilinçle dünya tarihinde kendisine yer açan bir milletin – izmihlal şöyle dursun- abideleşeceğini hatırlatır. Kutsal vatan toprağımızı dünyanın en muteber alanı haline getiren bu Millet hakka tapan, kulluk bilinci içinde terakki eden, hukuka riayet eden ve zimmetinde bulunan öteki unsurların da hukukunu teminat altına alan vasıflarla milletler arası camiada seçkin bir konuma yükselmiştir.

Üçüncüsü, milleti ayakta tutan ve ona hayatiyet bahşeden unsurlardan biri de dildir. Dil, tarih boyunca milletlerin millî karakterlerini korumalarının güvencesi olmuştur. Türkçemiz de Türk Milletine, onu daima ayakta ve diri tutan bir atmosfer temin etmiştir. Dilin sönükleşmesi en basit ifadeyle insanların birbirini anlamasında zorluklar doğurur. Bir milletin fertleri birbirlerini anlayacak vasıtalardan mahrum iseler, millî bir gayenin peşine düşmeleri hayal olur.

Ecdadımız “Üslubu beyan ayniyle insan” demişler. Yani dile gelenler kişinin seciyesini olduğu gibi ortaya koyar. Bir kimsenin sözlerinden onun karakterindeki haysiyet, ciddiyet ve sükunete ilişkin ipuçlarına ulaşmamız mümkündür. Dolayısıyla insanların kişilik kazanması, dilin terakki etmesi ve nitelik kazanmasıyla doğrudan ilişkilidir.

Millet olarak önceliklerimizden biri Türkçenin nasıl bir dil olduğunu ve bize neler vaat ettiğini bilmek olmalıdır. Bizi bu bilgiye eriştirecek unsurlardan ilki sözlüklerdir. Türkçenin bu topraklarda yıldızının parlaması öncelikle sözcüklerin anlamlarının genel geçer ve uzlaşımsal ifadeler yerine zengin çağrışımlarla karşılanmasıyla olur. Bunun sağlanması da Türkçenin zenginliklerine vakıf Türkologların öncelikle Türkiye’de yetişmesi ve bu zenginliğin yansıdığı sözlüklerin ortaya konulmasıyla olur.

Dördüncüsü, milleti güçlü kılan unsurlardan biri de dindir. Milletin dinle olan irtibatı hayati önem arz eder. Milletin fertleri arasında birliği, dirliği ve beraberliği sağlayıcı en güçlü bağı din kurar. Kur’an’da geçen millet lafızlarının neredeyse tümü dine nispet edilmiştir: “Bütün benliğini Allah’a teslim eden, daima iyilik yapan ve her türlü bâtıldan yüz çeviren İbrahim’in Milletine uyan kişiden daha iyi iman sahibi kim vardır?...” (Nisa, 125), “…Bilin ki, ben, Allah’a inanmayan ve ahiret gerçeğini tanımamakta ısrar eden bir toplumun milletini terk ettim” (Yusuf, 37)… Dinin topluma sevgi, huzur, güven ve esenlik bahşetmesi toplumsal barış ve dayanışmanın da temelini oluşturur.

Milletin dinle kurduğu irtibatın niteliği önemlidir. Öncelikle insanların ve kurumların dine yaklaşımı araçsal değil, gayesel olmalıdır. Yani din bir otorite, yaptırım, menfaat veya itibar aracı değil, fertlere ve topluma yön veren bizatihi değer niteliği taşımalıdır. Din üzerinden bir şeylere yönelmekle din için bir şeylere yönelmek arasında mahiyet farkı vardır. Dine gayesel olarak yöneldiğimizde, o hayatımız için bizatihi bereket kaynağı olacaktır. Aksi halde dinle kurulan irtibatın pek çok olumsuz formu ortaya çıkacaktır.

Çağımızı tehdit eden tüketim çılgınlığı ve ahlak buhranını aşma yolunda en büyük dayanağımız dindir. Günümüzde insanlar ihtiyaçları yerine, bitmek tükenmek bilmeyen isteklerini merkeze alarak tüketim yoluna gitmektedirler. Bu durum üretim çevrelerinin toplumlar üzerinde ihtiyaç analizi yapmadan, reklam vasıtalarına ve pazarlama tekniklerine güvenerek ihtiyaç fazlası ürünü piyasaya sürmelerinin önünü açmıştır. Neticede insanlık iki büyük tehlikeyle yüzyüze gelmiştir. Birincisi, dünyanın doğal kaynakları insanların ölçüsüz tüketimine cevap veremeyecek duruma gelmiş ve atık maddeler ciddi çevre sorunlarını ortaya çıkarmıştır. İkincisi ise kârın mutlak surette azamileştirilmesi temeline dayanan ekonomik işleyiş, bütün beşeri ilişkileri etkisi altına almıştır. İnsanlar ilkesiz ve gayri ahlaki zenginleşme yolları aramaktan çekinmez hale gelmişlerdir. Toplumsal ilişkileri düzenleyen insani kaygılar zaafa uğramış topyekün bir insanlık ahlaki çöküntüden payını almıştır. Ferdi ve toplumsal ahlaktaki kırılmaların ortadan kaldırılmasında birincil rolü yine din üstlenecektir.

Günümüz insanı özellikle dinin özgürleştiren boyutuyla irtibat kurma ihtiyacındadır. Bugün insanoğlu ürettiği teknolojinin hâkimi olmaktan çıkmış, işleyen teknik sistemin bir aygıtı olma tehlikesiyle yüzyüze gelmiştir. Bu durumda din, insan için özgürleştirici rol üstlenebilir ve sağaltıcı müdahalesiyle günümüz insanını maruz kaldığı psikolojik yüklerden kurtarabilir.

Öte yandan dünyadaki dış çatışmaların daha çok psikolojik temele dayanan iç çatışmaların birer uzantısı olduğu söylenebilir. İnsanları kendileriyle barışık kılmakta, din en büyük donanımı bünyesinde barındırmaktadır. Zira Kur’an’ın ifadesiyle “…Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 28) İnsanın kalbinin ve vicdanının sesine kulak verir hale gelmesi, pek çok sorunu çözüm yoluna koyar.

Sonuçta milletin varlığı vatan toprağıyla kaimdir. Tarihi mirasa sadakatleri ölçüsünde milletin fertlerindeki aidiyet duygusu güçlenir. Dil milletimizin bekasının güvencesidir. İslam, bu topraklarda itikadî bir zenginlik olarak yaşadığı sürece Türk milletine barış ve esenlik temin edecektir. Millî bağlar toplum fertleri arasındaki müştereklerin vurgulandığı bir eğitimle güçlenecektir. Bu sayede toplum fertleri arasında bir karakter türdeşliği oluşur. Millet kavramının mihverini aidiyet duygusunun oluşturduğunu düşünürsek, bu duygu bir yandan fertlerin millete olan mensubiyetini geliştirirken diğer yandan da kendilerini bir arada tutan değerlere sadakat bilinci kazanmalarını sağlar. Fertlerin millete mensubiyetini zedeleyen girişimler ise milli değerlere yabancılaşmanın önünü açar. Milli değerler ise gerçeklerle uyumlu olduğu kadar ideallerle de güçlendirilmelidir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Millet-i Âliye
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» sLm miLLet xD

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iLahi-Aşk MekaNı :: ﷲ ×÷·.·´¯`·)» Islami KonulaR«(·´¯`·.·÷× ﷲ :: Dini KonulaR ve Dini Vaazlar-
Buraya geçin: