iLahi-Aşk MekaNı


 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Millî Egemenlik ve Cumhuriyet

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
SABRİ KÖNTEK
Gelişmiş Üye
Gelişmiş Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 492
Yaş : 51
Yaşadığın yer : İST:EYÜPSULTAN
ilahiaşkla nasıl tanıştınız? : HERŞEY BİR VESİLEDİR MEVLAM İSTERSE OLUR.....
Kayıt tarihi : 01/06/08

MesajKonu: Millî Egemenlik ve Cumhuriyet   Perş. Ekim 29, 2009 10:32 am

En üstün iradeye ve otoriteye hakimiyet yani egemenlik denir. Bir ülkede siyasî iktidarın, gücünün kaynağını açıklayan bir kavram olan egemenlik şu şekilde ifade edilir: Belli bir ülke içinde, tüm gerçek ve tüzel kimliğe sahip kişiler üzerinde hakim olan kamu gücünü ifade eder. Uluslar arası ilişkilerde ise diğer devletlerle bir devletin eşitliğini gösterirken, bu anlamda ülke bağımsızlığına işaret eder. Bundan dolayı egemenliğin kaynağı meselesi daima tartışma konusu olmuştur. Bilindiği gibi insanın maddî ve manevî olmak üzere iki cephesi vardır. Manevî yönüyle insan diğer varlıklardan ayrılır. Böylece insanın tabiatında maddî ve manevi teslimiyet ve itaat duygusu sürekli bulunmaktadır. Bu birbirine tezat iki duygu, insanın içinde daima vardır ve olacaktır da. Egemenlik hem maddî hem de manevî kaynaklardan kuvvet alır. Toplumların maddî güç kaynağı derken, onların fizikî özelliklerinin yanında teşkilâtlanma yetenekleri ile malî zenginliklerini de içerir. Toplumun manevî güç kaynağı derken de onun inanç ve değerler bütününü anlarız. Manevî güçler özellikle milletleşmiş toplumlar için bitip tükenmek bilmeyen bir hazinedir. Bu hazinenin kaynağı da millî kültür ve millî değerlerdir. İşte egemenliğin şekli ve zihniyeti bu kültür normlarına göre hayat bulur. Bu değerleri genel olarak üçe ayırırız:

1. Dinî değerler olup, insanın iyiyle kötüyü ayırması için ve hayırlı bir insan olarak hayatını sürdürmesi için gerekli olan kurallardır.

2. Hukukî değerler ise, haklı ile haksızın ayrılmasına yardımcı olurlar.

3. Töre dediğimiz sosyal değerler ise, birbirine uyan ile uymayan şeyleri ayırır.

Bazı bilim adamları egemenliğin temelinin ilâhî yani tanrısal olduğunu savunmuşlardır. Eski Türkler, hakimiyetin temelini Gök Tanrı olarak bilirlerdi. Tanrı adına da bir kişi, kabile veya boy bu yetkiyi kullanıyordu. Osmanlı sultanları kendi idarelerinin güçlerini anlatmak için sultanın dünyada, “zıllullahi fi’l arz” olduğunu kendi neşrettikleri kanunnâmelerde yazmışlardır. Yani padişahlar yeryüzünde Allah’ın gölgesi gibi anlatılmıştır. Bir sembolü göstermesi açısından önemli olan bu tanım, padişahın yetkisini tanrı adına dünyada kullandığını ifade eder. Sultanlar mutlak otoritelerini ilahî bir kaynağa bağlamak suretiyle daha da pekiştirmek istemişlerdir.

Hukuken egemenlik kavramı çok eski bir kavram değildir. Her ne kadar tarih kitaplarında pek çok eski devletten bahsedilmesine rağmen, kamu hukuku açısından bir siyasî kurum olarak 16. yüzyılın ürünüdür. İşte bu egemenlik kavramı da bu yüzyılda çıkmıştır. Bugün ki anlamda kullanılacak olan ‘millî devlet’ fikri de bu yüzyılın eseridir. Avrupa’da derebeylikten millî devletlere geçilince de egemenlik kavramı devletler hukukuna girmiştir. Eski site ve feodal devletlerin bir özelliği de sınırlarının ve yurttaşlarının belli olmamasıdır. Avrupa’da rönesans, reform ve aydınlanma felsefesinin getirdiği yeni düşünceler, toplumda tebaa yerine kendi aklıyla hareket eden akıllı bireylerin yani yurttaşların oluşmasına vesile olurlar. İşte Avrupa’da gelişen bu düşünce ve akımlar Osmanlı devletine girince, hakimiyet tartışmalarından imparatorluk çok etkilendi. Özellikle azınlıklar ve devletin gayrimüslim tebaası ayrılarak ülkeyi parçalanma noktasına getirdiler. Durum bu merkeze geldiğinde hakimiyet-i milliye kavramından Osmanlı aydınları bahsetmeye başladı. Tanzimat ricali ile Namık Kemal bu kavramları kullandı. II. Abdülhamit bile Meşrutiyet Meclisi’ni açarken yaptığı konuşmasında, saltanatla yönetilen bir ülke olmasına rağmen hakimiyet-i milliye teriminden bahsetti. 2. Meşrutiyet Meclisi açılırken de Ahmet Rıza bu kavrama sık sık atıf yapmıştır. Ki, bu dönemde anayasada ifade edildiği gibi meclis, “Umûm Osmanlıların vekilidir”. Umûm Osmanlılar dediğimiz zaman buraya her milletten ve her dinden insanlar girmektedir. Bu dönemde “egemenlik milletindir”ifadesi kullanılmış olsaydı, hâlâ devlete bağlı unsurların hemen kopacağı gibi bazı kaygılar duyuluyordu. Bu endişelerden dolayı millî egemenlik bir anayasa kuralı hâline getirilmemiş, cumhuriyetin ilan edilmesi beklenmiştir. Mustafa Kemal önderliğinde millî mücadele başlayınca, millî bir irade ve millî bir ordu ortaya çıktı. Düzenli ordumuzun adı, Kuva-yı Milliye olarak ilan edilince, bu dönemde Ankara’da istiklali ve millî kuvvetleri destekleyen gazetenin de adı başlangıçta İrade-i Milliye iken, Büyük Millet Meclisi’nin açılışıyla adı, Hakimiyet-i Milliye oldu. Atatürk’ün şahsında billurlaşan millî hakimiyet fikri onun, “hakimiyet bilâ kayd u şart milletindir” ifadesiyle meclisin duvarına nakşedildi. Gazi bir taraftan hürriyet, istiklâl, millî birlik ve irade derken, diğer taraftan da millî şahsiyet, din, kültür, tarih diyerek, her Türk vatandaşına hitap etmiş, Anadolu’da yaşayan herkesi millî bağımsızlık fikrinin etrafında toplamıştır. Millî Mücadele Anadolu’da bütün hızıyla devam ederken, 1921 Anayasası’nda, “hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir”ibaresiyle zihinlere çakılan millî egemenlik ilkesi, 20 Nisan 1924’te yapılan yeni anayasanın 3. maddesinde de yeniden zikredilmiştir. Anayasanın değiştirilemez hükümleri arasında bulunan bu ilke, 1961 ve 1982 anayasalarında da aynen korunmuştur. Aslında millî egemenlik ilkesi, 17 Ağustos 1919’da imzalanan Misak-ı Millî’de aynen ifadesini bulmuştur. Mustafa Kemal’in düşüncesine göre; “millet egemenliği, hakimiyet-i siyaside olduğu gibi monarşik olmayıp, kayıtsız şartsız millete aittir. Ve meclis, halk iradesinin meşru temsilcisidir. 1921 Anayasası hazırlanırken meclis içerisinden bir kesim, ‘Hükümet geçicidir. Osmanlı devleti ve İslâm hilafeti düşman elinden kurtuluncaya kadar görevini yapacaktır’ düşüncesini taşımaktaydılar. Mustafa Kemal yeni kurulacak devletin esaslarının belli bir sınıf, zümre veya hanedana bağlanmadan teşkil edeceğini söylüyordu. Memlekette ne başka bir ülkenin himayesini isteyen mandacılar ve ne de saltanat isteyen hanedan taraftarları başarılı oldu. 1921 Anayasası’na 4. madde olarak getirilen umde ise şuydu:


“Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin yegâne ve hakiki temsilcisi olup, millet namına hakimiyet hakkını kullanır. “

Millet o günlerde olmasa bile ilerde çok partili hayata geçtiğinde, serbest ve tek dereceli seçimlerle oluşan meclis marifetiyle, yasama yapma hakkını milletin vekillerine devretmiştir. Hatta bu vekiller, 1921 yılında düşmanın ileri harekatı sonucunda Polatlı’ya kadar yaklaşıp, Ankara’dan top sesleri duyulmaya başlayınca, tedbir olarak meclisin Kayseri’ye taşınması Birinci Mecliste müzakere edilmeye başlanmıştı. Birinci Mecliste Erzurum delegesi olarak bulunan Durak Bey, meclis üyelerine hitaben bir konuşma yaptı. Konuşmasında şu anlamlı sözleri söylüyordu:

“...Biz bu taşıma kararını, nakletme kararını milletimize nasıl izah ederiz? Milletimiz büyük bir manevî çöküntüye uğramaz mı? Bunun hesabını vermek mümkün değildir. Belki bu karar, zaferi bile menfî yönde, moral cephesi itibariyle etkileyecek bir karar olacaktır. Bu nedenle Ankara’nın, Kayseri’ye taşınmasına karşıyız ve bu teklifi kabul etmiyoruz. Gerekirse, düşmanın bir gün Ankara şehrine girmesi mukadderse, bu şehirde ilk savaşı veren Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri olacaktır. Bu devlet bize silah verecek, kapı kapı, ocak ocak, sokak sokak bu şehrin her mahallinde bizler savaşacağız; gerekirse kanımızı dökeceğiz ve bu uğurda öleceğiz. “

Durak Bey’in bu konuşması meclis üyeleri tarafından büyük bir tezahüratla karşılanır, muazzam bir tasvip görür ve meclis, önüne gelen taşınma fikrini toptan reddeder. O zamanlar yedi düvele karşı mücadele eden fakir ve yorgun millet, yüreğindeki iman ile memleketini savunurken, meclisi de ondan aşağı kalmazdı ve kalmadı da! Meclis, millet hakimiyeti fikriyle, demokratik bir devlet kurumunun da temellerini atmış oluyordu. Cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te ilanından sonra, ülke bazı iç isyanlarla boğuşmaya başladığı yıllarda millî egemenlik ilkesinin ne kadar kısa bir zamanda insanlarımızın zihnine sağlam bir şekilde yerleştiğini gösteren güzel bir örnek var elimizde.

1924 Anayasası hazırlandıktan sonra, yeni hazırlanan metin, meclisin incelemesine sunulmuş ve özellikle metnin, Cumhurbaşkanına yani devletin kurucusu ve banisi Atatürk’e “Meclisi gerekli gördüğü hallerde feshetme” yetkisini veren 25. maddesi büyük tartışmalara yol açmıştı. Meclis bu yetkinin Atatürk’e verilmesine karşı çıkıyordu. Atatürk de bu yetkiyi üzerine alma düşüncesindeydi. Gerekçesi de şuydu: Ülkede hâlen cumhuriyet fikrine karşı çıkan kuvvetler vardı. Bu yetkiyi kendi şahsî gücünü artırmak için değil, Cumhuriyeti zararlı eylemlerden korumak ve kurtarmak için istiyordu. Mecliste bu madde ciddi şekilde müzakere edilir. Meclis üyeleri, “Millî egemenlik fikri bundan yara alır, bu ilke ve bu yetki cumhurbaşkanına verildiği takdirde, Cumhuriyet büyük bir sarsıntıya uğrar.” şeklinde bir düşünceyi ortaya atarlar ve genç milletvekillerinden oluşan bir grubun Atatürk’le görüşmesi kararı alınır. Bu milletvekillerinden oluşan grup Atatürk’e gider. Bunların içinde genç bir inkılâpçı ve aydın olan Mahmut Esat Bozkurt da vardır. Sonraları bir yazar ve seçkin bir hukukçu olarak sivrilecektir. Heyetin diğer üyeleri de Şükrü Saraçoğlu ve Cemal Hüsnü Taray’dır. Aralarından Mahmut Esat’ı sözcü seçerler. Bozkurt köşkte konuşmasına şöyle başlar:

“Paşam bu millet istiklâl mücadelesini kanıyla, canıyla yaptı. Fedâ ettiği kanının ve canının altında Millî Egemenlik ilkesi yatmaktadır. Nasıl olur da meclis, millî egemenlik düşüncesini sektedâr edecek, çöküntüye uğratacak 25. maddenin anayasanın bünyesinde yer almasına rıza gösterir. Millî Egemenlik düşüncesinin bayraktarlığını siz yaptınız, bu bayrağı taşımak görevini de bize, siz verdiniz. Biz bu bayrağı heyecanla taşımak kararında ve azmindeyiz. Millî Egemenlik fikrinin haleldâr olmasına rıza gösteremeyiz. Bu nedenle 25. madde ile size verilmek istenen yetkiyi, TBMM olarak reddedeceğiz. Eğer size bu yetkiyi verirsek paşam, sizin Abdülhamit’ten ne farkınız kalır? “

Bu ifadeler, bir lidere söylenmiş ifadelerdir. Bu da gösteriyor ki, cumhuriyetin ilanından sonra çok kısa bir zaman geçmesine rağmen, milletvekilleri fikirlerini özgürce ve hiçbir tesir ve telkin altında kalmadan rahatlıkla söylemektedirler. Bu ifadeler bugün bile bu rahatlıkta söylenemeyecek bir düşünce tarzını yansıtmaktadır. Bu konuşmayı dinledikten sonra Atatürk biraz düşünür ve Bozkurt’a şöyle der:

“Haklısın çocuğum, Türk milletinin, millî egemenliği elinden alınamaz. Ben yaptığım tekliften vazgeçiyorum. “

Bu görüşmeden bir müddet sonra büyük Atatürk, demokrasinin millî egemenlik düşüncesinin bir hoşgörü ortamında yaşaması gerektiğini kanıtlar bir biçimde, kendisine karşı çıkan Mahmut Esat Bozkurt’u Adalet Bakanlığı’na getirdi. Bu yaklaşım da gösteriyor ki, cumhuriyetin sağlam bir şekilde yaşaması için fikrî muhalefetin gerekli olduğudur. Bir demokraside dikensiz gül bahçesi olamaz. Milleti temsil eden her grubun ve düşüncenin bir şekilde meclis çatısında temsil edilmesi gerekir. Millî egemenliğin yerleşmesi için bir memlekette toplumsal uzlaşma ve barışın bütün hükümleriyle yerleşmiş olması gerekir. Millî Egemenlik, nasıl demokratik haklarımızın ve hürriyetlerimizin biricik kaynağı ve dayanağı ise, bu hakimiyet fikrinin uzun ömürlü olması için, toplumsal barışın da olması gerekir. Bu barışın olduğu yerlerde de zenginlik ve refah artar. Orada yaşayan insanlar mutlu ve müreffeh olurlar. Bu barışın korunması, millî birlik ve beraberliğimizin korunmasında yatar. Bunun temini için halk egemenliğine dayanmak lazımdır.

Birinci Meclis açıldığında buradaki delegeler, İkinci Meşrutiyet Meclisindeki acı tecrübeleri unutmadıkları için, milletvekillerinin bu ülkenin selâmeti ve esenliği için çalışmasını esas almışlardır. İkinci Meşrutiyet Meclisinde milletvekili olan Hamparsum Boyacıyan, Murat takma adıyla daha sonra Rus istilacılarla birlikte Erzurum ve Van’a, Ermeni çetelerinin başında komutan olarak girmiştir. Milleti temsil eden meclisin üyeleri de bu ülkenin yasaları ve insanlarının dışında kimsenin emrinde olamaz. Meclis üyeleri, milletin emrindedir. Başka bir devlet, zümre veya liderin emrine giremezler.

Devletimizin temel direği millî egemenliktir. Bu konuyu da Mustafa Kemal veciz bir şekilde özetlemiştir: “Muhterem ve aziz arkadaşlarım, yeni Türkiye devletinin dayandığı ruh, millî hakimiyettir ve milletin kayıtsız ve şartsız hakimiyetidir. “

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Millî Egemenlik ve Cumhuriyet
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» büyük türk şahsiyetleri

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iLahi-Aşk MekaNı :: ﷲ ×÷·.·´¯`·)» Islami KonulaR«(·´¯`·.·÷× ﷲ :: Dini KonulaR ve Dini Vaazlar-
Buraya geçin: