iLahi-Aşk MekaNı


 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Ashâb-ı Kirâm’ın Rasûlullâh’a Muhabbeti

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
SABRİ KÖNTEK
Gelişmiş Üye
Gelişmiş Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 492
Yaş : 51
Yaşadığın yer : İST:EYÜPSULTAN
ilahiaşkla nasıl tanıştınız? : HERŞEY BİR VESİLEDİR MEVLAM İSTERSE OLUR.....
Kayıt tarihi : 01/06/08

MesajKonu: Ashâb-ı Kirâm’ın Rasûlullâh’a Muhabbeti   Perş. Kas. 19, 2009 11:18 am

Rasûlullâh-sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisini ashâbına o kadar sevdirmişti ki, bu sevginin derinliğini îzâh etmek mümkün değildir. Böyle bir sevgi, ancak ilâhî muhabbet ve feyz ile gerçekleşebilir; aksi hâlde muhaldir.
Ashâb-ı kirâm birer aşk çağlayanı hâlinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in etrâfında sadâkatle kenetlenmişler ve O’na bağlılık semâsının yıldızları olmuşlardır. Öyle ki ashâbın içinde, “Rasûlullâh böyle yapmıştı.” diye, sırf O’na ittibânın hazzını yaşamak için, O’nun yürüdüğü yoldan yürüyen, kokladığı gülü koklayan, durduğu yerde duranlar vardı.
Sahâbe-i kirâm hazarâtının Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duydukları dâsitânî aşk ve muhabbetin yanık tezâhürleri sayısızdır.
Bunlardan birkaç misal şöyledir:
Hazret-i Âişe-radıyallâhu anhâ-,Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e duyduğu engin muhabbetle O’nun nûrlu sîmâsını şu şekilde anlatırdı:
وَلَوْ سَمِعَ أَهْلُ مِصْرَ أَوْصَافَ حَدِّهِ
لَمَا بَذَلوُا فِي سَوْمِ يُوسُفَ مِنْ نَقْدٍ
لَوَائِمُ زُلَيْحَا لَوْ رَأَيْنَ جَبِينَهُ
َلآثَرْنَ بِالْقَطْعِ الْقُلُوبَ عَلَى اْلأَيْدِ

“Mısır ahâlisi, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yüzünün güzelliğini işitmiş olsalardı, Yûsuf -aleyhisselâm-’ın pazarlığında bir kuruş dahî harcamazlardı. Züleyhâ’yı kötüleyen kadınlar, Rasûl-i Ekrem’in nur gibi parlayan alnını görselerdi, elleri yerinekalblerini keserlerdi.”
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, kelime-i şehâdette de ifâde ettiğimiz gibi elbette ki beşer olarak ve sûret bakımından bir “kul”dur, lâkin sîret îtibâriyle “şâh-ı rusül”dür. Bu incelik ve esrâr âlemini seyreden Azîz Mahmûd Hüdâyî Hazretleri ne güzel söyler:
Âyinedir bu âlem her şey Hak ile kâim,
Mir’ât-ı Muhammed’den Allâh görünür dâim!..
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yaratılıştaki mecâzî muhabbetleri tekâmül ettirerek ulvîleştiren ilâhî muhabbetin tecellî merkezidir. Muhakkak ki mü’min, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- karşısında ilâhî ürperişlerini ve bediî duygularını hissettiği, rûhunu nefsâniyete âid bütün çizgi ve görüntülerden boşalttığı vakit, O’nunla aynîleşme, O’nun muhabbetinden bir hisse alma yolundadır. Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh-:
“İki dünya bir gönül için yaratılmıştır! «Sen olmasaydın, Sen olmasaydın bu kâinâtı yaratmazdım!..» ifâdesinin mânâsını düşün!” buyurur.
Bunun içindir ki muhabbet-i Rasûlullâh, beşeri her iki cihânda azîz eyleyen yüce bir müessirdir. Nitekim ashâb-ı kirâm da bu muhabbet vesîlesiyle, yani Fahr-i Kâinât -aleyhissalâtü vesselâm-’ın aşkıyla yoğrulduklarından o erişilmez derecelere nâil kılınmışlardır.
Ashâb-ı Kirâm’ın bu emsalsiz muhabbetinden diğer bir manzara da şöyledir:
Hicret esnâsında Sevr Mağarası’na doğru giderken Hazret-i Ebû Bekir, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allâh Rasûlü onun bu hareketini fark edince:
“–Ey Ebû Bekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordu.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-:
“–Yâ Rasûlallâh! Müşriklerin arkanızdan yetişebileceklerini düşünüyor arkadan yürüyorum, ileride pusu kurmuş olabilecekleri aklıma gelince de hemen öne geçiyorum!” dedi.
Nihâyet Sevr Mağarası’na ulaştılar.
Sıddîk-ı Ekber Hazretleri:
“–Yâ Rasûlallâh! Ben mağarayı temizleyinceye kadar, Siz burada bekleyin!” dedi ve içeriye girdi. Mağaranın her tarafını iyice temizledi. Eliyle yokluyor, bir delik bulduğunda hemen elbisesinden bir parça yırtıp orayı kapatıyordu. Bu minvâl üzere üst elbisesinin tamâmını deliklere tıkadı, sadece bir delik kaldı. Ona da topuğunu koyduktan sonra:
“–Artık gelebilirsiniz ey Allâh’ın Rasûlü!” dedi.
Sabah olduğunda durumu fark eden Peygamber Efendimiz:
“–Ebû Bekir, elbisen nerede?!” diye hayretle sordu.
Ebû Bekir -radıyallâhu anh- akşam yaptıklarını anlattı. Bu âlicenap davranış karşısında son derece duygulanan Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ellerini kaldırarak Hazret-i Ebû Bekir için duâ buyurdu.42
Diğer taraftan iki oğlunu, babasını, kocasını ve kardeşini Uhud Harbi’nde kaybeden beş şehîd sahibi kadının, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e olan muhabbet hâli ne kadar ibretlidir:
Uhud günü Medîne bir haberle çalkalanmıştı. “Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- öldürüldü!” denilince şehirde çığlıklar kopmuş, feryatlar Arş’a yükselmişti. Herkes yollara düşerek gelenlerden bir haber almaya çalışıyordu. Ensâr’dan Sümeyrâ Hâtun’a iki oğlu, babası, kocası ve kardeşinin şehîd olduğu haber verildiği hâlde, o mübârek hanım bunlara hiç aldırmıyor, kendisini asıl kaygılandıran husûsu, yani Allâh Rasûlü’nün hâlini sorarak:
“–O’na bir şey oldu mu?” deyip duruyordu.
Sahâbe-i kirâm cevâben:
“–Allâh’a hamd olsun ki durumu iyidir. O, senin arzu ettiğin gibi hayattadır!” dediler.
Sümeyrâ Hâtun:
“–Onu görmeden gönlüm huzur bulmayacak, bana Allâh Rasûlü’nü gösteriniz.” dedi.
Gösterdiklerinde derhâl gidip elbisesinin ucundan tuttu ve:
“–Anam-babam sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Sen sağ olduktan sonra gayrı hiçbir şeye endişelenmem!” dedi. (Vâkıdî, I, 292; Heysemî, VI, 115)
Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- anlatıyor:
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bir adam geldi ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Kıyâmet ne zamandır?” dedi.
Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:
“–Kıyâmet için ne hazırladın?” diye sorunca o da:
“–Allâh ve Rasûlü’nün muhabbetini…” cevabını verdi.
Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“–Öyleyse sen sevdiğinle beraber olacaksın.” buyurdular.
Enes -radıyallâhu anh- bu rivâyetin devâmında der ki:
“İslâm’a girmekten başka hiçbir şey bizi Allâh’ın Nebîsi’nin “Muhakkak sen sevdiğinle berabersin.” sözü kadar sevindirmemiştir. İşte ben de Allâh’ı, O’nun Rasûlü’nü, Ebû Bekr’i ve Ömer’i seviyorum ve -her ne kadar onların yaptıkları amelleri yapamadıysam da- onlarla beraber olmayı umuyorum.” (Müslim, Birr, 163)
Şüphesiz ki Allâh Rasûlü’nün bu müjdeli beyânının şümûlüne girebilmek için her mü’min, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in aşk, muhabbet, şevk ve nûru ile gönlünü tezyin etmelidir.
Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefât ettiğinde ashâbın hâli, hüznünden yanıp eriyen mumlar gibiydi. O gün Allâh Rasûlü’nün firâkı ile gönüller bir anda hasret yangınlarıyla kavrulmuş, ashâb-ı kirâm, hâlden hâle girmişti. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- dahî bir an kendinden geçmiş, Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, insanları teskîn edinceye kadar binbir güçlük çekmişti. Zîrâ O’nu görmemeye bir gün bile dayanamayan âşık gönüller, artık bu fânî dünyada O’nu hiç göremeyecekti. İşte bu hicrân ve yanışa dayanamayan Abdullâh bin Zeyd -radıyallâhu anh-, ellerini ilâhî dergâha mahzûn bir gönülle açarak:
“Yâ Rabbî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben, her şeyden çok sevdiğim Peygamber’imden sonra artık dünyada bir şey görmeyeyim!..” diye samîmî göz yaşları içinde ilticâ etti ve oracıkta gözleri âmâ oluverdi.43
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in vefâtından sonra bir hadis nakledeceği zaman Allâh Rasûlü’nü hatırladıkça ağlar, konuşmakta güçlük çekerdi.
Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh- onun bu hâlini şöyle anlatır:
“Ebû Bekir -radıyallâhu anh- minbere çıktı ve:
«–Biliyorsunuz ki Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- geçen sene aranızda şu benim durduğum gibi durmuştu…» dedi. Sonra ağladı. Sonra bu sözünü tekrar etti ve yine ağladı. Üçüncü kez yine tekrarladı ve kendini tutamayarak bir daha ağladı.” (Bkz. Tirmizî, Deavât, 105/3558; Ahmed, I, 3)
Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sağlığında iken hep yanında olduğu hâlde dâimâ O’na hasret içinde kalırdı. Rasûlullâh’ın vefâtından sonra ise bu firâk sebebiyle, O’na kavuşma iştiyâkı daha da şiddetlenmişti.
Âişe -radıyallâhu anhâ- babasının vefât ânında, Hazret-i Peygamber’e duyduğu vuslat heyecanını şöyle ifâde eder:
“Babam Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ölüm hastalığında:
«–Bugün hangi gündür?» diye sordu.
«–Pazartesi.» dedik.
«–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zîrâ benim için gün ve gecelerin en sevimlisi Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e en yakın olanıdır. (Yani O’na bir an evvel kavuşacağım andır.)» dedi.” (Ahmed, I,
Ashâb-ı kiramdan bazıları, Allâh Rasûlü’ne âşık olup bir an evvel vuslatı arzulayan hastalara, Allâh’a ve Rasûlü’ne kavuşmaları yaklaştığı için gıpta ile bakmış, onlarla Gönüller Sultânı Efendimiz’e selâm göndermişlerdir. Meselâ Muhammed bin Münkedir -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh âşığı Hazret-i Câbir’i, son hastalığında ziyâret etmişti. Onun, ölüme iyice yaklaştığını anlayınca da, gönlü Rasûlullâh hasretiyle muzdarip olan Câbir -radıyallâhu anh-’ı tesellî için:
“Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e bizden selâm götür!” demiştir. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 4)
Rasûlullâh âşığı sahâbe-i kirâm, Hazret-i Peygamber hakkındaki hâtıraları dinlemekten de zevk alırlardı.
Berâ -radıyallâhu anh-, babasının her fırsatta, Allâh Rasûlü’ne âid bir hâtırayı dinleyebilme arzusunu şöyle anlatır:
“Ebû Bekir Sıddîk -radıyallâhu anh-, babamdan on üç dirheme bir semer satın aldı ve:
«–Berâ’ya söyle de onu bizim eve götürüversin.» dedi.
Babam:
“–Hayır! Müşrikler peşinizde sizi ararken Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ile Mekke’den Medîne’ye nasıl hicret ettiğinizi anlatıncaya kadar olmaz.” dedi.
Bunun üzerine Ebû Bekir -radıyallâhu anh- hicret yolculuğunu şöyle anlattı:
“–(Mağaradan ayrıldık ve) yola çıktık. O gece ve ertesi gün yürüdük. Öğle olunca bir gölge bulabilir miyim diye çevreye göz attım. Baktım ki yakında bir kaya görünüyor ve biraz gölgesi var. Hemen gölgenin olduğu yeri düzelterek Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için oraya bir yaygı serdim.
«–Buyurun yâ Rasûlallâh! Biraz istirahat edin!» dedim.
Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem- istirahate çekildi. Ben de gelen giden var mı diye etrafı süzmeye başladım. Bir de baktım ki bir koyun çobanı, koyunlarını kayaya doğru sürüyor. O da benim gibi gölge arıyor.
«–Sen kimin çobanısın?» diye sordum. Kureyş’ten bir isim söyledi. Bahsettiği kişiyi tanıyordum.
«–Koyunlarda süt var mı?» dedim, «Evet» dedi.
«–Peki bize biraz süt sağabilir misin?»44 dedim, «Tabiî, hay hay!» dedi. Bunun üzerine sürüden bir koyun yakaladı. Çobana, koyunun memesini ve ellerini iyice silip temizlemesini söyledim. Ellerini birbirine vurarak temizledi. Bir miktar süt sağıp bana verdi. Yanımda Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- için bir matara taşıyordum, ağzını da bezle kapatmıştım. Ondan sütün üstüne biraz su döktüm, sütün alt kısmı soğudu. Sonra bu sütü Fahr-i Kâinât Efendimiz’in yanına getirdim. O da uykudan uyanmıştı. Kendisine takdim ederek:
«–Buyurun, için yâ Rasûlallâh!» dedim.
Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sütü içti, ben de böylece biraz rahatladım…” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 2; Ahmed, I, 2)
Sahâbîler, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e karşı o kadar hürmet, tâzim ve muhabbet besliyorlardı ki, bâzıları, Rasûlullâh’ın mübârek elleri dokundu diye başlarındaki saçları kestirmemişlerdi. (Ebû Dâvûd, Salât, 28/501)
Sahâbî hanımlarının evlatlarına Allâh Rasûlü’ne muhabbeti telkin edişlerini sergileyen şu hâdise ne güzel bir muhabbet tezâhürüdür:
Sahâbî hanımlar, evlatları, Allâh’ın Rasûlü ile uzun müddet görüşmedikleri zaman onları azarlarlardı. Huzeyfe -radıyallâhu anh- birkaç gün Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görmediği için annesi ona kızmış ve onu azarlamıştır. Kendisi bunu şöyle anlatmaktadır:
“Annem bana sordu:
«–Peygamber Efendimiz’le en son ne zaman görüşmüştün?» dedi.
Ben de:
«–Birkaç günden beri onunla görüşemedim.» dedim. Bana çok kızdı ve fenâ hâlde azarladı. Ben de:
«–Dur kızma! Hemen Rasûlullâh Efendimiz’in yanına gideyim, onunla beraber akşam namazını kılayım ve O’ndan benimle senin için istiğfar etmesini taleb edeyim.» dedim…” (Tirmizî, Menâkıb, 30/3781; Ahmed, V, 391-392)
Rasûlullâh’ın baş müezzini, Peygamber mescidinin bülbülü Hazret-i Bilâl -radıyallâhu anh-’ın hâli ise çok daha başkaydı. Allâh Rasûlü fânî dünyayı terk edince Hazret-i Bilâl sanki dilini yuttu, ağzını bıçaklar açmaz oldu. Koca Medîne kendisine dar geldi.
Halîfe Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü’nün zamanındaki ezanların aziz hâtırasını tâzelemek arzusuyla Bilâl’e ezan okuması için defâlarca yalvardı. O peygamber âşığı, dertli Bilâl ise:
“–Yâ Ebâ Bekir! Benim arzumu sorarsan Rasûlullâh’tan sonra ezan okumaya tâkatim kalmadı. Beni zorlama. Ne olursun, beni kendi hâlime bırak.” diye affını istedi.
Hazret-i Ebû Bekir -radıyallâhu anh- ise Rasûlullâh hasretiyle Bilâl’den o güzel demlerin ezânını ısrarla istiyor:
“–Ümmet, Rasûlullâh’tan sonra O’nun müezzininden de mi mahrum kalsın?” diyordu.
Israrlara dayanamayan Bilâl, nihâyet bir sabah ezânı için boynu bükük, gözü yaşlı minâreye çıktıysa da gözünde canlanan o saâdet günlerinin hâtıraları sebebiyle boğazına tıkanan hıçkırıklardan, ezanı okuyamadan geri indi. Ebû Bekir -radıyallâhu anh- daha fazla ısrâr etmedi.
Bilâl -radıyallâhu anh-, Allâh Rasûlü’nün aziz hâtıralarıyla dolu Medîne’de daha fazla duramadı, o sabah namazından sonra derhal yola çıktı. Şam’a gitti. Bir an evvel Rasûlullâh’a kavuşmak hasretiyle, serhad boylarında şehâdet peşinde muhârebelere iştirâk ediyor, ancak -takdîr-i ilâhî- her defâsında gâzî oluyordu. Bu minvâl üzere seneler geçti. Hattâ Şam’ı kasıp kavuran ve yirmi beş bin gâziyi alıp götüren vebâya rağmen hikmet-i Hüdâ, Hazret-i Bilâl, yine sağdı. Lâkin, gönlü bu firâk yangını içinde ömür boyu kavruldu ve yandı.
Birgün rüyâsında Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i gördü. Peygamber Efendimiz:
“–Nedir bu ayrılık yâ Bilâl! Beni ziyâret etme vaktin hâlâ gelmedi mi?” diye sitem etti. Bunun üzerine Bilâl -radıyallâhu anh- hüzünlü bir şekilde uyandı ve hemen yola çıktı. Âlemlerin Efendisi’nin Kabr-i Şerîf’ini ziyâret için Medîne’ye geldi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in huzûrunda ağlayıp yüzünü gözünü kabrine sürdüğü esnâda Hazret-i Hasan ile Hazret-i Hüseyin geldiler. Bilâl -radıyallâhu anh-, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in cennet reyhanları diye bağrına bastığı sevgili torunlarını görünce kendinden geçti. Hemen onları bağrına basıp öpmeye başladı. Onların:
“–Ey Bilâl! Ezânını dinlemeyi çok istiyoruz!” diye ısrarları üzerine ezân okumaya başladı. O anda Medîne sarsıldı. “Eşhedü enne Muhammede’r-Rasûlullâh” dediğinde kadın-erkek bütün insanlar, Allâh Rasûlü dirildi zannederek Mescid-i Nebevî’nin yollarına döküldüler. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in vefâtından sonra Medîne’de insanların bu kadar çok ağladığı birgün görülmemişti.45
Bu Rasûlullâh âşığı mubârek sahâbî, altmış küsur yaşında Dımaşk’ta vefât etti. Vefâtı esnâsında:
“–Yarın inşâallâh sevgili dostlarıma; Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e ve arkadaşlarına kavuşacağım.” diye seviniyordu.
Bir tarafta hanımı:
“–Vâh başıma gelenlere!” diye ağlıyor, bir tarafta da gönlü Peygamber hasretiyle dolu Bilâl -radıyallâhu anh-:
“–Âh ne güzel, ne hoş!” diye seviniyordu. (Zehebî, Siyer, I, 359)
Ashâb-ı kirâmın bu coşkun muhabbetini, hadîs-i şerîf rivâyetinde de âşikâre olarak görmekteyiz.Sahâbe-i kirâmın, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den bir hadîs-i şerîf rivâyet ederken, bilmeyerek yanlış söylemek endîşesiyle dizleri titrer, yüzleri sararırdı. Meselâ Abdullâh bin Mes’ûd’u; “Kâle Rasûlullâh!” derken, müthiş bir titreme alırdı. Ve birçok sahâbî, bütün beşerî zaaflarını nazar-ı îtibâra alarak, bir sözü Allâh Rasûlü’ne izâfe ederken: “Böyle veya bunun gibi, buna yakın bir şekilde buyurdu…” lafızlarıyla ifâde ederlerdi. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 3)
Çünkü O, öyle büyük bir peygamberdi ki, üzerinde hutbe okuduğu hurma kütüğü, O’nun hicrânı ile yanarak ağladı. Susuz kalan ümmetine parmaklarından mûcizevî musluklar aktı. Abdest aldığı su kabından yudumlayan hastalar, şifâ buldu. Sofrasında bulunanlar, lokmaların tesbîhini duydu.46 O’ndan hâtırâ kalan saç ve sakalının mübârek telleri, câmi minberlerinde saklanarak “sakal-ı şerîf” adıyla asırlardan beri ümmete rahmet oldu.
Kıyâmette mahşer imâmı O;
Mücrimlerin şefâatçisi O;
Ümmeti için “ümmetî ümmetî” diye sızlanan O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-…
Livâü’l-hamd (Hamd Sancağı) O’nun elinde…
Bütün peygamberler O’nun gölgesinde…
Cennetin kapılarını açacak ilk el, yine O’nun eli…
Şeyh Gâlib bu manzarayı ne güzel terennüm eder:
Hutben okunur minber-i iklîm-i bekâda
Hükmün tutulur mahkeme-i rûz-i cezâda
Gülbâng-i kudûmün47 çekilir arş-ı Hudâ’da
Esmâ-i şerîfin anılır arz u semâda
Sen Ahmed ü Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Hak’tan bize sultân-ı müeyyedsin Efendim
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
GöNüL
Bayan Moderatör
Bayan Moderatör
avatar

Mesaj Sayısı : 7928
Yaşadığın yer : almanya
sitede cok hoşuna giden birşey varmı? : din icerikli olmasi
ilahiaşkla nasıl tanıştınız? : sahra kardesimin araciligiyla
Kayıt tarihi : 17/03/08

MesajKonu: Geri: Ashâb-ı Kirâm’ın Rasûlullâh’a Muhabbeti   Paz Kas. 22, 2009 7:21 am

“Yâ Rabbî! Artık benim gözlerimi âmâ kıl! Ben, her şeyden çok
sevdiğim Peygamber’imden sonra artık dünyada bir şey görmeyeyim!..”
abi

_________________


.......zalimlerin mızragı kalbime bir saplansın..........
........çığlıklarım yükselip arşa alaya ulaşsın..........
.........zalimlarin kılıcı al kanımla boyansın...........
EY ŞEHADET GEL ARTIK DÜNYA ZALİMLARE KALSIN
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ashâb-ı Kirâm’ın Rasûlullâh’a Muhabbeti
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» KARŞIYAKA LİSESİ’NİN TARİHSEL GELİŞİMİ

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iLahi-Aşk MekaNı :: ﷲ ×÷·.·´¯`·)» Islami KonulaR«(·´¯`·.·÷× ﷲ :: Dini KonulaR ve Dini Vaazlar-
Buraya geçin: