iLahi-Aşk MekaNı


 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Yaşama tutunmak

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
SABRİ KÖNTEK
Gelişmiş Üye
Gelişmiş Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 492
Yaş : 51
Yaşadığın yer : İST:EYÜPSULTAN
ilahiaşkla nasıl tanıştınız? : HERŞEY BİR VESİLEDİR MEVLAM İSTERSE OLUR.....
Kayıt tarihi : 01/06/08

MesajKonu: Yaşama tutunmak   Paz Şub. 07, 2010 8:51 am

İnsan dünyaya ağlayarak gelir. Etrafını saranlar ise sevinçlidir. Anne elemle geçen uzun bir süreçten sonra yavrusuna kavuşmanın verdiği mutlulukla çektiği tüm sıkıntıları bir anda unutmuştur. Babanın sevinci de anneninkinden aşağı değildir. Evi neşelendirecek ve herkese dertlerini unutturacak bir oyuncakları olmuştur. Büyüklere uygun canlı bir oyuncak...

Çocuk büyüdükçe anne sevgisini, baba sevgisini tadar. Kardeşleriyle hayata bağlanır. Yaşlı dedesi ve ninesinin farklı şefkatiyle bir başka olur. Hayatı etrafındaki birkaç insanla şekillenir. Sonra okul dönemi, ardından evlilik ve ortalama herkesin yaşadıkları...

İnsanı hayata bağlayan sadece anne babası ve kardeşleri, yetiştiği evin efradı değildir. Ebeveyninin geçtiği süreçten o da geçer. Çoluk çocuğa karışarak kendisini hayata bağlayan nedenlerin sayısı artar. Bu arada bunlara dostları eklenir. İdealleri eklenir. Ülke sevgisi eklenir. Saymaya kalkacak olsa kendisini hayata bağlayan ne kadar da çok neden olduğunu görür. Öyle ki, anne babasından ayrı kaldığında, eşinden ve çocuklarından uzak düştüğünde yüreğinde tahammül edemediği bir sızı durmaksızın deveran edip durur. Rüyalar bile artık aynı merkeze odaklı olur. Yurt dışına çıkıp uzunca bir süre memleket dışında kalmak durumu söz konusu olduğunda sevdiği insanlardan uzaklaşmanın hasretine bir de yurttan uzaklaşmanın acısı eklenir. Ülkesinden insanlara rastladığında veya vatandan bir nesneyi gördüğünde, bir habere şahit olduğunda yüreğinde bir şeyler kıpır kıpır olur. Hem sevinir hem de yarası depreştiği için üzülür.

İnsanı hayata bağlayan nedenler sadece bunlar mıdır? Elbette değil. Hepimizin gönlünde toprağa karşı derin bir özlem vardır. Hayallerimizde birkaç dönümlük bir arsanın ortasına kondurduğumuz evimizin olmasını, koyun, tavuk gibi birkaç hayvan beslemeyi ve bahçemizde her meyveden birer tane yetiştirmeyi, tarlanın geri kalan kısmına da sebze ekmeyi hayal etmeyenimiz yoktur sanırım. İşte bu toprak sevgisidir. Özellikle yaşlılarımıza baktığınızda bu sevgiyi çok daha fazla görürsünüz. Yaşlandıkça toprağa olan bağımlılıkları artar. Şehirler onları kasar. Köylerinde olmak isterler. İki adım atıp toprağa basamadığı beton duvarlar arasında yaşamaktansa her tarafı dökülen ama önü avlusuna açılan eski evinde durmayı bütün bir dünyaya tercih eder. Orada mutludur o.

Görüyorsunuz değil mi, bizleri yaşama bağlayan ne kadar da çok neden var. Aldığımız araba, sonunda ulaştığımız diploma, elde ettiğimiz rütbe, muradımıza erdiren makam ve sayamadıklarım... Hepsi bizleri hayata bir ucundan bağlar.

Bütün bu saydıklarımızdan birini olsun kaybettiğimizde, bizleri hayata bağlayan bağlardan birinin kopup gittiğini hissederiz. Anne veya babasını kaybeden bir insanı gözünüzün önüne getirin. Onu hayata bağlayan, arkasını yaslayacağı bir güç olarak düşünen bir evlat, anne veya babasından birini kaybettiğinde hayatının en zor dönemeçlerinden birine girmiştir artık. Ailesini birbirine bağlayan büyük çadırın direklerinden bir tanesi çökmüş, herkesi bir araya toplayan bağlardan biri kopmuştur. Anne veya babasını kaybeden insanların ailelerine bakıldığında büyüğün etrafında toplanmanın ve büyük bir aile olmanın anlamının yavaş yavaş kaybolduğunu görürsünüz. Çadır direklerinden biri yıkıldıktan sonra o çadırın altında artık oturmanın imkânı neredeyse kalmamıştır. Hele yaşlılardan diğeri de vefat ettiğinde geniş aile iyice dağılıp gider.

Sadece anne babanın kaybı mı acı gelir insana. Elbette değil. Bir de çocuklarını kaybeden anne babalar var. Hele anneler. Çocuklarının hayalleri her an gözlerinin önünde tüllenen anneler... Yavrularının geriye bıraktıkları eşyalara bakarak akıtacak gözyaşı kalmayan ciğeri yanık analar... Şehitliklerde yavrularının kabri etrafında bir o yandan bir bu yandan dönerek oğluna sarılamamanın verdiği hüzünle yürekleri parçalanan, çocukları yerine ellerini buz gibi mermerlere süren analar...

Görüldüğü gibi, insanı hayata bağlayan ne kadar çok neden varsa, bu nedenlerden her birinin kaybı hayata bağlayan bağlardan birinin kopması demektir. İnsan vefat edene kadar hayata bağlayan bağlara nispi olarak yenileri eklenirse de, mevcut hayat bağlarının birer birer kopması daha fazla olur. Bu nedenle özellikle yaşlılık dönemlerinde insanları hayata bağlayacak bağlar neredeyse bitme noktasına gelir. Bu da ALLAH (C.C.) Teala’nın insanı ölüme hazırlamasıdır.

Güzel olan taraf bütün bu kayıplar hayatımızda peyderpey olurken rabbimizin bizlere verdiği dayanma gücünün bizi ayakta tutmasıdır. Bu nedenle insan ne kadar sıkıntı ve felaket ile karşılaşırsa karşılaşsın, ALLAH (C.C.) ona dayanma gücü verir. Elinde kalanlara daha fazla sarılarak kaybettiklerinin eksikliğini o yolla gidermeye çalışır. Eşini ve birkaç evladını kaybeden bir anne tahayyül edin... Çocuklarından geri kalanlara daha fazla sarılır. Onlara daha çok yaslanır. Kaybettiklerinin acısını unutmuş değildir ancak hayata bir yerinde tutunmaya devam etmek zorundadır. Veya servetini kaybetmiş, oturduğu koltuk altından çekilip alınmış, itibarı sıfırlanmış diğer insanları düşünün... Hayat devam ettiği için onlar da geri kalan yaşamlarına devam etmek durumundadırlar. Eskisi gibi olmaları elbette mümkün olmayacaktır. ancak toparlanmaktan başka çareleri yoktur. O yüzden tutunabilecekleri ne varsa onlara tutunmaya, ellerinde var olanla yetinmeye çalışmak durumundadırlar.

Bir de hayata tutunamayanlar var tabii. Karşılaştıkları sıkıntılar karşısında yaşama küsenler... İnsanlardan uzaklaşanlar... Unutmak için yanlış yollara sapanlar... Bunun da ötesinde canlarına kıyanlar... Sığınacakları bir yer bulamadıklarından tek sığınak olarak ölümü bulanlar... Bu insanlar, Allah’a olan inançlarının zayıflığından, ahirette tüm sıkıntıların mükâfata dönüşeceği bilincinin eksikliğinden, bu dünyaya niçin gelindiğini kavrayamamaktan dolayı hayatlarını bitmemesi gereken bir şekilde sonlandırırlar.

Bütün bu anlattıklarımız sonunda bir sorunun ister istemez zihinlerimize takıldığını hepimiz fark etmişizdir. O soru da “Dünyaya ona bağlanmak için mi geldik?” sorusudur. Bu sualin cevabı çok farklı şekillerde verilebilir ancak, buna şu soruyla cevap vermek en uygun cevap olacaktır: “Yukarıda bahsettiğim şekilde dünyaya bağlanmayanımız var mı?” Hepimiz etrafımızda sevdiklerimizle ve elde ettiklerimizle dünyaya bağlanıyoruz ve kazanımlarımızı kaybetmek istemiyoruz değil mi? Öyleyse bu durum, tabii bir durumdur. Bizim belki bugüne kadar inandığımızı sandığımız şey yani dünyadan kopmak, ona yönelmemek ise, hayatta yeri olmayan bir şeydir. O zaman sormak durumundayız: ALLAH (C.C.) hiçbirimizin yapamadığı bir şeyi mi bizden istiyor? İslam yaşanması mümkün olmayan bir din midir? Her iki sorunun cevabı da hayırdır. Ne İslam yaşanması zor olan bir dindir, ne de ALLAH (C.C.) yapamayacağımız şeyleri istiyor bizlerden. Fıtratımızı en iyi bilen yaratıcının bizlerden beklediğinin tabiatımıza en uygun şey olması gerektiğini düşünecek ve de hayata mutlaka bağlandığımız gerçeğini göz önüne getirecek olursak, kafamızdaki dünya tasavvurunu değiştirmenin vakti gelmiş demektir. Öyle ya, ALLAH (C.C.) pratik hayatta yeri olmayan bir dünya tasavvurunu bizlerden istemeyeceğine ve bizler dünyadan asla kopamadığımıza göre zihinlerimizdeki algıyı ve anlayışı revize etmek durumundayız.

Esasında dünyayı ahirete geçiş için kullanılan geçici bir yurt olarak düşünecek olursak bütün sorular cevabını bulacaktır. Madem ALLAH (C.C.) bize burayı yurt yapmıştır. Yurdumuza bakmak, onu güzelleştirmek durumundayız. Burada yapılması gereken şey ebedî yurdu unutmamak ve onun için hazırlık yapmaktır. İkisi asla birbirine aykırı şeyler değildir. Ahireti dünya dışında bir yerde kazanamayacağımıza göre, ona önem vermek durumundayız. Ve biz duyguları olan varlıklarız. Bu yönü içimize koyan Allah’tır. Duygu ise bağlanmayı getirir.

Bütün bir Kur’an’ı, Hz. Peygamber’in dünyayı anlatan hadislerini lütfen bir de bu gözle okuyun. O zaman göreceksiniz ki, dünya ihmale gelmemelidir. Dünyanın ihmale gelmemesi yanında bir şeyin daha ihmal edilmemesi gerektiğini müşahede edeceksiniz: Ahiret.

Kelamı Hz. Peygamber’le bağlamanın yeridir. Hz. Peygamber birgün “Kim Allah’a kavuşmayı arzularsa, ALLAH (C.C.) da ona kavuşmayı arzular. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, ALLAH (C.C.) da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” buyurur. Herkesin dünyaya ve onda yaşamaya karşı bir tutkunluğu olduğu için bu söz büyük bir endişe doğurur. Hz. Aişe “ama hepimiz ölümden hoşlanmayız” diyerek Hz. Peygamber’e endişesini aktarır. Hz. Peygamber bu hadisleriyle neyi kastettiğini anlatır ve onu rahatlatır. Nitekim kendisi de daha sonra bu hadisi şöyle açıklayacaktır: “Göz yukarıya dikildiği, göğüs alıp vermeye başladığı, tüyler dikenlendiği ve parmaklar yumulduğu zaman, o anda her kim Allah’a kavuşmayı dilerse ALLAH (C.C.) da ona kavuşmayı diler; ve her kim Allah’a kavuşmayı hoş görmezse, ALLAH (C.C.) da ona kavuşmayı hoş görmez.” (Müslim, Zikr, 15-7) Dolayısıyla yaşam boyunca hayata tutunmak güzeldir. Ancak hazırlıklı olmak ve ölüm anında Allah’a kavuşmayı arzulamak beklenendir. Bunun yolu ise kullukla bezeli düzgün bir yaşam sürebilmektir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Yaşama tutunmak
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iLahi-Aşk MekaNı :: ﷲ ×÷·.·´¯`·)» Islami KonulaR«(·´¯`·.·÷× ﷲ :: Dini KonulaR ve Dini Vaazlar-
Buraya geçin: