iLahi-Aşk MekaNı


 
AnasayfaAnasayfa  PortalliPortalli  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kayıt OlKayıt Ol  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 Tasavvuf ilminin doğuşu ve nakşibendi yolu

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
SABRİ KÖNTEK
Gelişmiş Üye
Gelişmiş Üye
avatar

Mesaj Sayısı : 492
Yaş : 51
Yaşadığın yer : İST:EYÜPSULTAN
ilahiaşkla nasıl tanıştınız? : HERŞEY BİR VESİLEDİR MEVLAM İSTERSE OLUR.....
Kayıt tarihi : 01/06/08

MesajKonu: Tasavvuf ilminin doğuşu ve nakşibendi yolu   Ptsi Haz. 08, 2009 9:53 am

Tasavvuf îlminin Doğuşu ve Gelişimi:

Tasavvufun amelî-hâlî ve temel esasları itibariyle, vahyin gelişiyle birlikte, bizzat Peygamber (s.a.v) tarafından hayata geçirildiğini, önceki bölümde belirtmiştik. Özellikle Mekke devri, daha çok dini-ahlakî prensiplerin yer aldığı bir rûhî olgunluk kazanma dönemi olmuş ve sahabe-i kiram; bu usûl üzere, bütün ümmetin mürşid-i kamil'i, Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından yetiştirilmiştir.

Tasavvufun müstakil bir ilim olmaya başlaması ise diğer temel İslâmî ilimler olan; Fıkıh, Tefsir, Akaid ve Hadiste olduğu gibi Asr-ı Saadet'ten iki-üç asır sonradır. Aynı şekilde, bu ilimler de esasları itibariyle, Peygamber Efendimiz (s.a.v) zamanında mevcut olmakla beraber, henüz ihtiyaç hissedilmediğinden tedvîn edilmemiş, düzenli birer ilim dalı olarak ortaya konulmamıştır.
Tasavvuf ve diğer İslâmi ilimlerin bir ihtiyaç haline gelmesi, sahabe-i kiram ve tabiîn'den sonraki dönemlerde, dinin aslından uzaklaşılması sebebiyledir. Rasûlüllah (s.a.v)'in tebliğ ettiği hakikî din nuru gizlenip, itikatta sapıklıklar, fikirler arasında ihtilaf vaki olmaya başladı. Cehalet insanlara galebe çalınca; eski adet, gelenek ve görenekleri ibadetlerle karışır, bazen de onların yerini alır hale geldi.

İnsanlar kendi hak bildiği yolda gitmeye ve dünyaya çokça meyletmeye başladı. Dini hükümler ve kurallar, esasları yönünden ikinci plana itilerek, ayetler ve hadisler siyasi veya şahsî amaçlarla indî yorumlara tabî tutulmaya başlandı. Yalnız bir topluluk, salih ameller işlemek, ıssız yerlerde uzlete çekilerek zikir ve ibadetle uğraşmak yolunu seçti.

Sonraları zaviyeler, tekkeler ve hânkahlar inşa edilince; arı-duru kulluk mücadelelerini daha sistemli bir şekilde sürdürmeye koyuldular. Salih amellere devam ve tashih-i itikad sonucunda; güzel haller meydana gelmeye, saf zihinler ve cilalı gönüller, marifet-i ilahiyi almaya, yudum yudum tatmaya başladı. Böylece taklidî imandan, tahkiki imana geçtiler.

İmam Kuşeyrî (k.s) Hz.lerinin "Risale"si gibi tarihî kaynaklara göre, ilk tekke Suriye'nin Remle şehrinde bulunan Ebû Hâşim Tekkesidir. İlk defa sûfî ismini alan da bu zattır. (ö. 150/767)
Ardından Sufiyye mesleğine ilk hareket veren şahıs; Süfyân-ı Sevrî (k.s) hazretleridir (ö. 161/778). Râbiatü'l-Adeviyye (k.s), Şeybetü'r-Râî (k.s) o devrin feyiz pınarlarındandır. Sonraki asırda, tasavvufun yayılmasına en çok hizmetleri geçen zatlardan ikisi; Zinnuni Mısrî (ö. 245/859) ve Ebû Yezid Bestâmî'dir. (ö. 261/875) ALLAH (C.C.)-u Zülcelal sırlarını artırsın.
İşte tasavvuf ilmi böyle bir ortamda, önceleri Evliyaullah'ın sözleri ve hallerinin anlatımından ibaretken; sonraları Cüneyd Bağdadî (k.s) (ö. 279/908) gibi zatlarında eser vermesiyle düzenli bir ilim haline gelmeye başladı. Aslında, zahir ilimlerde eser verilmesi bir ilmin olgunluğuna delil olabilmekteyse de, tasavvuf ilmi gibi manevi bir sahada asıl delil, yine tasavvuf üstatlarının kendi hal ve idraklarıdır, kavrayışlarıdır.

Yani, nasıl fıkıh sahasında; Kur'an-ı Kerim ve hadis'ten sonra fâkih alimlerin ilmî mülahaza ve görüşleri, bizim için amel yapılabilecek sağlam bir görüş oluşturuyor ve onların bu zahîrî içtihadlarına tabi oluyorsak; aynı şekilde manevî-ruhî hayatımızda da esası Kur'an ve Sünnet'le sabit olan, zikir, fikir, nefis tezkiye ve muhasebesi, rabıta, hatme (zikir meclisi) gibi batınî meselelerde de manevî görüş ve içtihad sahibi olan tasavvuf büyüklerine, mürşid-i kamillere tabi olmalı, onları taklit etmeliyiz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v), dört büyük halife olan Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (rhm)'ye ayrı ayrı zikirler telkin etmiş, ancak bunlardan ikisi yaygınlık kazanmıştır.
Hz. Ebu Bekir (r.a) Efendimizden neşet eden tarik, Sıddıkiyye ismi ve "hafî" (gizli) zikri ile vasıflanırken; Hz. Ali (r.a) Efendimizden de "cehri" (açıktan) zikir ile vasıflanan tarikatlar ortaya çıkmıştır.

Bu iki ana koldan ayrılan tarikatlar ise yukarıda izah ettiğimiz sebeplerden dolayı, farklı tatbik şekilleri kazanmıştır. Bazı mürşid-i kamiller, yeni bir usul vaz etmeyip kendilerinden önceki üstadının mesleğini devam ettirmişlerdir.

Şah-ı Nakşibendî (k.s) ve Nakşîbendilik:
Kitabımızın asıl konusunu "Âdâb-ı Nakşibendiyye" olarak belirlemişsek de Nakşibendî Tarikatı'nın tarihinden ve kurucu pîri olan Şah-ı Nakşibend (aslı; Nakşbend) Hazretlerinin hayatından kısaca bahsetmek yerinde olacaktır.

Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretleri:
Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretleri, miladî IX. Asır'dan itibaren, önemli bir ilim ve irfan merkezi haline gelen Mâveraünnehir Havzasında, Buhârâ şehrine dokuz (9) km. uzaklıktaki Kasr-ı Hindüvan (Kasr-ı Ârifan)'da dünyaya teşrif ettiler (H. 718; m. 1318). Asıl adı, Muhammed b. Muhammed Buhârî'dir.

Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretleri'nin doğduğu ve içinde büyüdüğü, sosyal ve siyasi şartlar; dinin aslına dönmeyi ve müslümanların tekrar eski düzenlerini kurmalarını gerektiren acziyet ve güçlüklerle dolu bir ortam oluşturmuştu.

Buhara, 1221'de Cengiz Han tarafından, ardından 1273'te ve son olarak da 1316'da, üç defa talan edilmiş, yakılmış ve hemen bütün ilmî eserler tahrib edilmiştir. Şehir bir daha o eski canlı günlerine hemen hemen hiçbir zaman kavuşamadı. Fakat müslüman halk, bir daha böyle musibetlerle karşılaşmamak için dinlerine sarılmayı da ihmal etmediler.

Nakşibend (k.s) Hazretleri, daha ilk çocukluk yıllarındayken, Hacegan Tarikati şeyhlerinden Muhammed Baba Semmâsî (k.s) (ö. 740/1339) Hazretleri, müridleriyle beraber o köye gelmiş ve Muhammed Bahauddin'i manevî evlatlığına kabul etmiştir. Baba Semmâsî (k.s) Hz.nin, müridî olan Emir Külal (k.s) Hz.ne hitaben "Bu erin terbiyesi sana aittir." dediği rivayet edilmektedir.

Hakikaten de Muhammed Bahauddin, Emir Külal (k.s) Hz.ne intisab etmiş, tarikat adabının öğrenilmesi, sohbet ve zikir telkinlerini ondan almıştır. Burada bir meseleyi açıklığa kavuşturmakta fayda var. Şah-ı Nakşibend (k.s) Hz. zahiri terbiyesini Emir Külal (k.s) Hz. den almışsa da batınî-manevî terbiyeyi Abdulhalik Gücdevanî (k.s) Hz.den almıştır.
Abdulhalik Gücdevânî (ks) (ö. 1220) Hz. Hacegan Tarikati pirlerinden olup Şah-ı Naksibend Hz.ni rûhânî yolla irşad etmiştir. Bu rûhâniyet yoluyla terbiye usulüne, Veysel Karânî (k.s) Hz.ne izafeten "Üveysîlik yolu" denilmektedir.

Nakşibend (k.s) Hz.nin intisab ettiği Hacegan Tarikatinde; mürid tek başına olduğunda hafî (gizli), toplu haldeyken cehrî (açıktan) zikir yapılıyordu. Fakat kendisi, Gücdevânî (k.s) Hz.nin manevî telkiniyle "hafî zikri" tercih etmiştir.

Emir Külal (k.s) Hz.nden hilafet alan, Şah-ı Naksibend (k.s) Hz. daha sonra yedi (7) sene Mevlana Arif (k.s), oniki (12) sene de Halil Ata (k.s) Hz. ile sohbet ve arkadaşlık yapmıştır. Bu iki şeyh Yesevî tarikatine mensuptur. İki defa Hicaz'a gitmişler, ikinci seferinde bir müddet Merv'de oturduktan sonra Buhara'ya dönmüş ve ömrünün sonuna kadar burada ikamet etmiştir.

Nakşibendî Tarikati:
Nakşibendî Tarikatı, Bahâeddin Nakşibend (k.s) Hz.nin halifelerinden Alâeddin Attâr, Zâhîd Bedahşî ve Muhammed Parisâ tarafından, özellikle Yeseviyye Tarikati'nin yoğunlukta bulunduğu bölgelerde, çok büyük bir kitleye ulaştı. İmam-ı Rabbânî (k.s) (ö. 1625) döneminde Hindîstan ve havalisine; Mevlana Halid Bağdâdî (k.s) (ö. 1826) zamanında da bütün Orta Doğu'ya yayıldı.

Osmanlı Padişahları Nakşibendiliği himaye ettiler. Son Osmanlı Padişahı, Vahdettin Han'ın da Nakşî-Halidî olduğu rivayet edilmektedir. Bazı tasavvuf ve tarikatlar üzerine araştırma yapan zatlar şöyle demişlerdir:
"Nakşî tarîkatı, îtikadî sarsıntılara yol açacak fikir ve düşüncelere yer vermeyen mu'tedil bir tarîkattır. İslâm kültürüne, halk maârifine ve Anadolu birliğinin te'minine yaptığı hizmet büyük olmuştur."

Bu Tarikat-ı Aliyye'de yapılan her türlü davranış, söz ve latife ALLAH (C.C.) için olmalıdır. Yapılan amellerden ne dünyevî ne de uhrevî bir menfaat beklenmelidir. Bu âli maksada ise ancak, Rasûlüllah (s.a.v)'ın sünnetine uymak ve bid'atlardan kaçınmakla ulaşılabilir.

Bütün yasaklardan, mekruhlardan kendini korumak suretiyle, kalbî huzurun süreklilik kazanmasına çalışılmalıdır. Geçmişte işlemiş olduğu, günah, haram, hata ve kusurları için Tövbe-i Nasuh etmeli; bu gafleti gidermek için; kalbî râbıta ve zikirle meşgul olmalı kalbî ve aklî terakkîyi kazanmak için gayret gösterilmelidir. Zira, huzurun (ihsan) hasıl olması için bu saydıklarımızı uygulamak şarttır. Özet olarak, Âl-i Nakşibendî Tarikati'nin hakikati, ALLAH (C.C.)-u Zülcelal'le sürekli olarak beraber olmaktır.

Nakşibendi Tarikati'nin Rükûnları:
Bu yüce Tarikat'in rüknü (şartı); kalbi masiva'dan, yani ALLAH (C.C.)'dan başka herşeyden temizlemektir.

Sâdât-ı Kiram, müridler için dört rükûn tesbit etmişlerdir:
1. Vird (Günlük Ders): Bir günde, en az 5 bin (5000) defa "Allah" Lafza-i Celalini kalben söylemek,
2. Mürşid Rabıtası: Akşam namazından sonra yapılır, (Ramazanda öğle namazından sonra yapılır.)
3. İmsaktan, güneş doğuncaya kadar ki vakti, zikirle değerlendirmek,
4. Teheccüd Namazı; İmsak'tan önce kalkıp, teheccüd namazı kılmak.

Nakşibendî Tarikati'nin İki Esası:
1. Peygamber (s.a.v)'e ittiba; ibadetlerde, adet ve davranışlarda O'na mutabaattır. Ne söylemiş, nasıl yapmış ise aynen yapmaktır. Bu uygulama, ashab-ı kiram'ın tabi olduğu tarikin aynısı ve aslıdır. Çünkü ashab-ı kiram, Rasûlü Ekrem (s.a.v) Efendimizin hal ve davranışlarına tam manasıyla mutabaat ediyordu. Öyle ki, O'nun oturduğu yerde oturuyor, ayakkabısını çıkardığı yerde çıkarıyor, özetle her türlü hal ve davranışlarını aynen uygulamaya büyük bir dikkat ve özen gösteriyorlardı.

Örnek olarak; Hz. Ömer (r.a) Kabe'yi tavaf ederken, Hacer'ül Esved'e şöyle sesleniyordu:
"Ey Hacer'ül Esved! Biliyorum ki sen bir taşsın. Senin ne menfaatin, ne de bir zararın dokunur. Eğer ben, Hazret-i Peygamber (s.a.v)'in seni öptüğünü görmeseydim, ben de seni öpmezdim." (Nesai, Menasik:148)

2. Mürşid-i kâmil'e muhabbet: Mürşid-i kamil’e muhabbet müridin kemalatına vesiledir. ALLAH (C.C.) Dostları, ALLAH (C.C.)'a yakınlık elde ettiklerinden ve Rasûlüllah'ın ahlakıyla ahlaklandıkları için onlara duyulan muhabbet ALLAH (C.C.) içindir. ALLAH (C.C.) için bir zatı sevmek de kişiyi ALLAH (C.C.) tarafından sevilmeye götürür.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Tasavvuf ilminin doğuşu ve nakşibendi yolu
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» HELALIM olacaksın Ayşem
» tarihi ipek yolu

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iLahi-Aşk MekaNı :: ﷲ ×÷·.·´¯`·)» Islami KonulaR«(·´¯`·.·÷× ﷲ :: Dini KonulaR ve Dini Vaazlar-
Buraya geçin: